
Makale
Kabullenme Sanatı
Kabullenme sanatı mükemmellik değil, kusurlu pratiklerin tekrarıdır. Anksiyete savaşarak beslenir; bu yüzden zihnin fırlattığı "Ya şöyle olursa?" düşüncelerine ve değişen bedensel semptomlara yanıt vermemek gerekir. Çözüm; mükemmel kabullenmeyi aramadan, her düşünce ve hisse kayıtsız bir izin verişle yaklaşmak, ikinci korkuyu eklememek ve bedeni kasmak yerine içine doğru salıp gevşetmektir. Tepkisizlik ve nötr teslimiyet anksiyetenin yakıtını keserek onu söndürür.

Kabullenme Sanatı
Kabullenmenin pek çok katmanı vardır ve bunda bir günde ya da bir haftada ustalaşamayız. Ancak bu konuda oldukça hızlı bir şekilde daha iyi hale gelebiliriz. Kabullenme sanatı hakkında bilinmesi gereken ilk şey, mükemmeliyetçiliğimizden vazgeçmemiz gerektiğidir. Mükemmeli aramak, sinirsel rahatsızlığın bir parçasıdır. Ne kadar iyi yaparsak yapalım daha sert savaşmamıza neden olur ve ne kadar sert savaşırsak savaşalım mükemmelliğe ulaşamadığımız için bizi umutsuzluğa sürükleyip pes etmek istememize yol açar.
Mükemmel Bir Şekilde Kabullenmek Zorunda Değiliz
İyi haber şu ki iyileşme; mükemmel hale gelmekle ilgili değil, ne zaman kabullenmediğimizi fark etmeyi ve ikinci korkuyu eklememeyi öğrenmekle ilgilidir. Bu nedenle Kabullenme Yöntemi'nin kilit bir parçası şudur: “…elimizden gelen en iyi şekilde kabullenmek”. “Sayısız kusurlu pratik bizi iyileşmeye ulaştıracaktır.” “Elimizden gelenin en iyisi” her zaman yeterince iyidir. Bizi iyileşmeye götüren şey kusursuz kabullenmeye ulaşmak değildir; tekrarlanan kusurlu pratiktir. Tekrar, tekrar ve tekrar.
Ben mükemmel bir şekilde kabullenmeden iyileştim.
Aslına bakılırsa, hâlâ “kusursuzca” kabullenmiyorum. İyileştiğimden beri kabullenme hakkında pek çok şey öğrendim ve hâlâ kendimi geliştiriyorum! Şimdi bile, olaylar o an içinde beni hüsrana uğratabiliyor. Geçici olarak olayların farklı olmasını dilerken, belirli bir sonucun çıkmasını umarken veya bir şeyi olumsuz olarak yargılarken bulabiliyorum kendimi. Aradaki fark şu ki, artık kabullenemediğimde bunun farkında oluyorum ve ikinci korkuyu eklememeyi seçebiliyorum. Ardından ne düzeyde kabullenebiliyorsam onu kabulleniyorum ve anında kendime karşı nazik oluyorum. Kabullenemeyişimi bir mesele haline getirmiyorum ve işler kendiliğinden çözülüyor.
Kabullenmenin Önündeki Büyük Engel
Anksiyete, kabullenme çabalarımıza direnir. Üzerimize amansızca endişeli düşünceler, hoş olmayan semptomlar ve güçlü duygular fırlatır. En çok neden korktuğumuzu bilir ve o şey her neyse onu bize karşı kullanır.
“Anksiyeteyi canlı tutan şey savaşmamızdır.”
Buna bakmanın bir yolu da, anksiyetenin bizim kabullenme çabalarımız tarafından tehdit edildiğini görmektir. Kabullenme sanatını öğrenmekte başarılı olursak, varlığının silinip gideceğini bilir. Anksiyete, bizi savaşır halde tutmaya çalışarak hayatta kalmak için elinden gelen her şeyi yapar. Bunu, korktuğumuzu ve tepki vereceğimizi bildiği şeyleri üzerimize atarak yapar. Ona canlı kalması için ihtiyaç duyduğu enerjiyi besleyen şey; bizim korku ekleme ve anksiyeteden kaçınmak ya da kurtulmak için savaşma tepkimizdir. Buna karşılık kabullenme, anksiyeteyi besleyen enerjiyi sağlamayı durdurur ve onun sönüp gitmesine izin verir. Kabullenmeye çalışırken karşılaştığımız en büyük sorun, Korkunun Sesi'nin araya girip oyunumuzu bozmasıdır. Bir düşünceye ya da semptoma kapılırız ve bunun sadece anksiyete olduğunu fark ederek elimizden gelen en iyi şekilde kabulleniriz.
Sonra Korkunun Sesi başlar…
“AMA ya anksiyete değilse?” İşte bu düşünceyi kabullendiğimiz yer burasıdır. “AMA ya doktorlar yanıldıysa?” Bu düşünceyi de kabullenin. “AMA ya hiç geçmezse?” Bu düşünceyi de kabullenin. “AMA ya iyileşemezsem?” Bu düşünceyi de kabullenin. “AMA ya işimi yapamaz ve kovulursam?” Bu düşünceyi de kabullenin. “AMA ya __________?” … ve bu böyle sürer gider.
Korkunun Sesi'ne Yanıt Vermek
Bu “Ya şöyle olursa?” düşüncelerinin her biri Korkunun Sesi'nin ürünleridir, anksiyetemizin blöfünün bir parçasıdır. Gerçek değillerdir; olgusal hiçbir dayanağı olmayan %100 yalanlardır. Bizi endişeli tutmak ve sürekli bir şeyleri çözmeye çalışmamızı sağlamak için üzerimize fırlatılırlar. Her düşünceyle birlikte Korkunun Sesi şöyle der: “Haha! Şimdi seni yakaladım. Kaçış yok!” Doğru değil! Bir çıkış yolu var; o da her bir düşünce karşısında hiçbir şey yapmamaktır. Kabullenmeye başlayabilmek için şunları yapmalıyız: Düşüncelerden kurtulmak için savaşarak Korkunun Sesi ile etkileşime girmeyi bırakmak. Onlara hiçbir dikkat, hiçbir anlam, hiçbir önem vermemek. Düşüncelerin/soruların orada öylece durmasına izin vermek… …istedikleri süre boyunca. Onları elimizden geldiğince büyük bir kayıtsızlıkla gözlemlemek. Bunu gelen her “Ya şöyle olursa?” düşüncesiyle birlikte yapmak.
Semptomlara Yanıt Vermek
Aynı yaklaşımı nahoş semptomlar karşısında da sergileriz. Bunlar fiziksel semptomlar, hisler veya duygular olabilir. Tipik olarak nahoş, istenmeyen semptomlar yaşadığımızda onlardan kurtulmak için savaşırız. Bunun yerine semptomu kabullenir, onu bütünüyle deneyimler ve ne kadar süre isterse orada kalmasına izin veririz. Bunu mümkün olduğunca isteyerek, yapabiliyorsak semptoma karşı kayıtsız bir tutumla yapmaya çalışırız. Bunu yaptığımızda çok sık olarak semptom solar, ancak yerini nefret edilen ve istenmeyen başka bir semptom alır. Onunla da yüzleşin ve onu bütünüyle deneyimleyin. Elinizden gelen en iyi şekilde kabullenin. Fiziksel ve zihinsel olarak içine doğru kendinizi salıp gevşeyin (sag). Teslim olun.
Kabullenme sanatı, ortaya çıkan her yeni semptomla birlikte bunu yapmaktır. Örnek olarak; fiziksel semptomlarda bu bir baş dönmesi olarak başlayabilir ve bir baş ağrısına veya bacaklarda titremeye/güçsüzlüğe dönüşebilir. Ya da yerini gerçekdışılık hissi veya odaklanma güçlüğü gibi zihinsel bir semptoma bırakabilir. Nihayetinde bu şeylerin nasıl geliştiği önemli değildir; tek yapmamız gereken sırayla her bir semptomla yüzleşmek ve onu kabullenmektir. Hisler veya duygularda ise örneğin sabırsızlıkla başlayabilir ve bunu kabullendiğimizde hayal kırıklığına, ardından öfkeye dönüşebilir. Bunları kabullendiğimizde duygular örneğin korkuya veya üzüntüye, ardından umutsuzluğa ve depresyona evrilebilir. Bu, anksiyete-keder döngüsüdür. Yukarıda düşünceler ve semptomlarla yaptığımız gibi, bu duyguların yolunu nereye giderlerse gitsinler takip ederiz; her biri ortaya çıktıkça yüzleşir, deneyimler, kabullenir ve içine doğru bedenimizi salıp gevşetiriz.
Yazar
Carl James
Bu içerik ZihinHub editör ekibi tarafından hazırlanmıştır. Kaygı, kabul, iyileşme ve psikolojik esneklik üzerine destekleyici içerikler üretmeye odaklanır.
İlgili Diğer Makaleler
Benzer içeriklere de göz atabilirsin.

Aklımızla mı Kalbimizle mi İyileşiriz?
Anksiyete kafayla değil, kalple iyileşir. Zihin durumu anlamak için harika bir araçtır; fakat sürekli analiz ve bilgi arayışı bir noktadan sonra duvarsız bir hapishaneye dönüşür. Zihnin sınırına gelindiğinde çözüm aramayı bırakıp kalbin şefkat, kabullenme, izin verme ve oyunculuk gibi niteliklerine alan açmak gerekir. İyileşme; yeni bir açıklama peşinde koşmaktan, deneyimle dirençsizce bir arada olmaya ve bildiklerimizi şefkatle pratik etmeye geçtiğimizde gerçekleşir.

Çare Sensin!
Kronik anksiyete, terk edilme ile kuşatılma arasında koruma amacıyla tetikte kalmayı öğrenmiş bir sinir sisteminin sonucudur. Ebeveynleri suçlamak döngüyü kırmaz; kişi almadığı şeyi veremez. İyileşme, zihinsel analiz yerine bedendeki alarmı (sıkışma, düğüm) bulup şefkatle temas etmekle başlar. Dışarıdan kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendi içinizdeki korkmuş çocuğa ihtiyaç duyduğu ebeveynliği sunduğunuzda ve sınır koyduğunuzda sinir sistemi nihayet yatışır.

Kontrolcü müsünüz? Suçlusu Anksiyete Olabilir
Aşırı kontrolcülük, savunmasız içsel çocuğu korumaya çalışan koruyucu bir parçanın anksiyete tepkisidir. Çocukluktaki kaos veya güvensizlikten doğan bu refleks, yetişkinlikte her şeyi yönetmeye çalışarak tükenmişlik ve daha fazla kaygı yaratır. Çoğu şey kontrolümüz dışındadır. Çözüm; o korkmuş parçayı şefkatle fark etmek, geçmişte işe yarayan bu sıkı korumanın artık gerekmediğini anlamak ve hayatın belirsizliğine alan açıp kontrolü kademeli olarak bırakmaktır.